
Ama gerçek şu:
En çok direndiğimiz yerde yoruluyoruz.
Bir olay olur.
İstemediğimiz bir söz duyarız.
Bir ilişki biter.
Bir plan bozulur.
Ve zihnimiz hemen harekete geçer:
“Böyle olmamalıydı.”
“Bu bana yapılmamalıydı.”
“Ben bunu hak etmedim.”
Oysa hayat, bizim zihinsel taslaklarımıza göre akmaz.
Ve biz, olanla olması gereken arasına ne kadar mesafe koyarsak, o kadar geriliriz.
Direnç; dış dünyaya değil, gerçeğe karşıdır.
Gerçek değişmediği halde, onu değiştirmeye çalışmanın yorgunluğudur.
Kabul ise çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Kabul etmek, onaylamak değildir.
Haksızlığı meşrulaştırmak değildir.
Vazgeçmek hiç değildir.
Kabul etmek;
olanı olduğu haliyle görebilmektir.
Onunla kavga etmeyi bırakmaktır.
Ve enerjini savaşmaktan alıp bilinçli bir seçime yönlendirmektir.
Çünkü biz çoğu zaman yaşadığımız olaydan değil,
o olaya gösterdiğimiz dirençten yoruluruz.
Bir kapı kapanmış olabilir.
Bir insan hayatımızdan çıkmış olabilir.
Bir beklenti gerçekleşmemiş olabilir.
Bu noktada iki yol vardır:
Ya “Neden böyle oldu?” diye geçmişe tutunuruz,
ya da “Şimdi bununla nasıl var olabilirim?” diye bugüne döneriz.
Akışa bırakmak, hiçbir şey yapmamak değildir.
Akış; kontrol edemediğini serbest bırakırken,
kontrol edebildiğin yerde bilinçle durabilmektir.
Olgunluk, her şey yolundayken güçlü görünmek değil;
yolunda gitmeyenle de yumuşak kalabilmektir.
Belki de hayat bizi kırmak için değil,
esnetmek için zorlar.
Ve biz esnemeyi öğrendiğimizde,
kırılmamıza gerek kalmaz.
Direndikçe yoruluyoruz.
Yumuşadıkça güçleniyoruz.
Ve bazen en büyük dönüşüm,
hiçbir şeyi değiştirmeden,
olanı olduğu haliyle görebildiğimiz o sessiz anda başlıyor.
Çünkü huzur,
hayat istediğimiz gibi olduğunda değil…
hayat olduğu gibi olduğunda da kalabildiğimizde geliyor.
Sevgiyle kalın…





