
Tschudi, yalnızca sanat tarihine yön vermekle kalmadı; aynı zamanda Alman İmparatoru II. Wilhelm ile karşı karşıya gelerek kültür politikalarında büyük bir kırılmaya yol açtı.
Berlin’de bir devrim: Manet, Monet, Degas…
Şubat 1896’da Berlin Ulusal Galerisi’nin direktörlüğüne getirilen Tschudi, göreve gelir gelmez müzeyi kökten değiştirmeye girişti. O dönem galeri, ağırlıklı olarak Prusya tarihini yücelten eserlerle doluydu. Tschudi ise bambaşka bir vizyonla hareket etti: modern Fransız sanatını Berlin’e taşımak.
Yakın dostu Max Liebermann ile Paris’e giderek 30’dan fazla çağdaş eser satın aldı. Bunlar arasında Claude Monet, Edgar Degas ve Édouard Manet gibi bugün sanat tarihinin devleri sayılan isimler vardı. Ancak o dönemde bu eserler hâlâ tartışmalıydı; hatta Manet’nin bir tablosu hiçbir müze tarafından daha önce satın alınmamıştı.
Tschudi’nin 1896’da sergilediği Manet’nin “Im Wintergarten” tablosu, dünya çapında bir ilk oldu. Ardından Monet’nin “Ansicht von Vétheuil”, Degas’nın “Die Unterhaltung” ve 1897’de Cézanne’ın “Die Mühle an der Couleuvre” eserleri koleksiyona katıldı. Bu, Berlin için adeta bir kültürel devrimdi.
Neden bu kadar tepki çekti?
19. yüzyılın sonlarında Fransız izlenimciliği hâlâ “kuralları yıkan”, akademik sanatın sınırlarını zorlayan bir akım olarak görülüyordu. Üstelik Fransa, 1870/71 Savaşı’nın ardından Almanya’nın yakın geçmişteki düşmanıydı. Bu nedenle Berlin’de Fransız modernizmini sergilemek, hem politik hem estetik açıdan büyük bir provokasyon olarak algılandı.
İzlenimciler, tarihsel sahneler yerine gündelik hayatı, sıradan insanları ve ışığın değişkenliğini resmediyordu. Bugün klasikleşmiş olan bu yaklaşım, o dönem için radikaldi.
Yahudi koleksiyonerlerin desteği
Tschudi’nin vizyonu, Berlinli Yahudi burjuvazisinin desteğiyle güçlendi. Kaiser Wilhelm II’nin asla finanse etmeyeceği eserler, özel bağışlarla satın alındı. Ancak bu bağımsız tavır, Tschudi’yi Kaiser’in gözünde giderek “sorunlu” bir figüre dönüştürdü. Sonunda 1909’da görevden uzaklaştırıldı ve Münih’e geçti. İki yıl sonra hayatını kaybetti.
Bührle gibi koleksiyonerleri etkiledi
Tschudi’nin etkisi yalnızca müzelerle sınırlı kalmadı. Zürihli sanayici Emil Bührle, 1930’larda koleksiyonunu oluştururken Tschudi’nin izinden gitti. Ancak Bührle, izlenimcilerin artık çoktan kabul gördüğü bir dönemde eser satın aldığı için Tschudi’nin aldığı riskleri taşımıyordu.
Sanat tarihinde kalıcı bir iz
Tschudi’nin çağdaş sanatçılar üzerindeki etkisi, Wassily Kandinsky ve Franz Marc’ın 1912’de yayımladığı “Der Blaue Reiter” kitabında açıkça görülüyor. İki sanatçı, kitabı “Tschudi’nin asil hatırasına” ithaf etti.
Bugün Berlin’in ve Münih’in modern sanat koleksiyonlarının temelinde Tschudi’nin cesur seçimleri yatıyor. O, yalnızca eser satın alan bir müze direktörü değil; modern sanatın Avrupa’daki yerini belirleyen bir kültür devrimcisiydi.




